İtiraf ediyorum: ben operadan hep biraz korkmuşumdur. Korku belki yanlış kelime. Daha çok "orası benim yerim değil" hissi. Şişman bir kadının boynuna miğfer takıp anlamadığım bir dilde çığlık attığı, zenginlerin loşta uyukladığı bir yer sanıyordum. Bu yüzden bir arkadaşım "cuma akşamı bir konser var, gel" dediğinde ilk tepkim "yok ya, ben anlamam o işlerden" oldu.
Arkadaşım ısrarcıdır. "Anlamana gerek yok zaten, sadece otur dinle" dedi. Ben de utana sıkıla kabul ettim. Bu yazı, hayatında ilk kez bir opera sesi dinleyen, müzikten hiç anlamayan birinin o akşam kafasından geçenler. Jargon yok, çünkü zaten bilmiyorum. Sadece ne hissettiğimi yazıyorum.
Birinci endişem: ne giyeceğim. Saçma gelebilir ama günlerce bunu düşündüm. Sonunda en düzgün gömleğimi giydim, ütüledim, gerildim. Oraya varınca herkesin benden çok daha rahat olduğunu gördüm. Yani gerilmeme hiç gerek yokmuş. Ama bilmiyorsan bilmiyorsun işte.
İkinci endişem: ya sıkılırsam ve kaçmak istersem. Sıranın tam ortasında bir yere oturmuştuk. Aklımda "sıkılırsam bütün sırayı rahatsız ederek mi çıkacağım" düşüncesi vardı. Bunu arkadaşıma söyledim, güldü:
"Bir saat dayan, sıkılırsan bir daha gelmezsin, ne olacak. Ama bence sıkılmayacaksın."
Sıkılmadım. Ama bunu söylemeden önce dürüst olmam lazım: ilk on dakika hiçbir şey hissetmedim. Sahneye bir kadın çıktı, piyano çaldı, kadın söylemeye başladı. Ben oturmuş "tamam, güzel söylüyor herhalde" diye düşünüyordum. Etkilenmiş gibi yapmam mı gerekiyordu? Yandaki adam gözlerini kapatmış, başını hafifçe sallıyordu. Ben o kadar derin bir şey hissetmiyordum ve bu beni biraz mahcup etti. "Demek ben bu işten gerçekten anlamıyorum" dedim içimden.
Sonra bir şey değişti. Ne olduğunu tam tarif edemem. Kadın ikinci ya da üçüncü parçada sesini öyle bir yere çıkardı ki, mikrofon falan yok dikkat edin, o ses koca salonu tek başına doldurdu. Göğsümde bir titreşim hissettim. Fiziksel bir şeydi bu, kafamda kurduğum bir duygu değil. Sesin frekansı gerçekten içime işledi. O an ister istemez doğruldum koltuğumda.
Şunu fark ettim: bir insan, hiçbir alet kullanmadan, sadece kendi bedeniyle, iki bin kişilik bir salonu doldurabiliyor. Bunu daha önce hiç düşünmemiştim. Bizim çağımızda her ses bir hoparlörden geçiyor, telefondan, kulaklıktan. Burada öyle değildi. Ham, çıplak bir insan sesiydi. Ve o ses bana "hâlâ böyle şeyler mümkünmüş" dedirtti.
Bir ara gözüm öndeki sıraya kaydı. Yaşlıca bir adam, gösteri boyunca dudaklarını sessizce kıpırdatıyordu. Önce "bir şey mi mırıldanıyor" dedim, rahatsız oldum az. Sonra anladım, parçayı ezbere biliyordu, içinden söylüyordu. Bunu görmek tuhaf bir şekilde dokundu bana. Demek bir insan bu kadar yıllar önce duyduğu bir şeyi içinde taşıyabiliyor. Ben o akşam ilk kez duyuyordum, o adamsa belki ellinci kez, ve ikimiz de aynı salonda aynı sesi bekliyorduk.
Bir parçada kadının sesi titredi. Ağlar gibi ama ağlamıyor. Ne söylediğini hiç anlamadım, İtalyancaymış sonradan öğrendim. Ama gözlerim doldu. Yemin ederim utandım buna. Anlamadığım bir dilde, tanımadığım bir kadın bir şey söylüyor ve benim gözlerim doluyor. Mantıklı değil. Arkadaşıma bakmadım, belli etmemeye çalıştım. Sonra eve giderken anlattım, o da "ilk seferimde ben de aynısını yaşamıştım" dedi. Demek normalmiş.
O akşam kafamda netleşen birkaç şey oldu, onları olduğu gibi yazıyorum:
Anlamak şart değilmiş. Ben sözlerin anlamını bilmiyordum, müziğin teorisini hiç bilmiyorum, hangi sesin ne olduğunu ayırt edemem. Yine de etkilendim. Demek ki bu sanat akıldan değil, başka bir yerden giriyor insana. Belki de göğüsten.
İkincisi, herkesin benden iyi bildiğini sanmam boşunaymış. Çıkışta tuvalet kuyruğunda iki kişi konuşuyordu, biri diğerine "ben bu besteciyi hiç tanımıyorum açıkçası" diyordu. Demek ki orada da herkes uzman değil. Bu beni rahatlattı. Bilmemek ayıp değilmiş, gelmemek ayıpmış belki.
Üçüncüsü, ucuz olduğunu öğrenince şaşırdım. Biletimizi arkadaşım almıştı, ben kaç para olduğunu sonradan sordum. Bir kafede iki kişi kahve içmekten pahalı değilmiş. Bunca yıl "orası zenginlerin yeri" diye uzak durmuşum, oysa girişi sandığımdan çok daha kolaymış.
Dördüncüsü, bir tek ben mi bilmiyordum diye düşünmüştüm, meğer alkışın bile bir adabı varmış ve ben bilmiyordum. Bir parça bitti, ben hemen alkışlamaya başladım, ama salonun çoğu sustu. Meğer parçanın bölümleri arasında alkışlanmazmış, sonunu beklemek gerekiyormuş. İki üç kişi benimle birlikte başlamıştı, sonra hep beraber utanıp kestik. Arkadaşım kulağıma "sorun değil, herkesin bir ilki vardır" dedi. Güldük. Şimdi bunu yazarken bile yüzüm hafif kızarıyor ama paylaşayım dedim, belki birinin işine yarar.
Çıkışta dışarı çıktığımızda hava serinlemişti. Arkadaşım "e nasıldı" diye sordu. Ben ne diyeceğimi bilemedim, "güzeldi" dedim, sonra durdum, "hayır, güzelden fazlaydı ama tam kelimesini bulamıyorum" diye ekledim. Galiba o boşluk, o tarif edememe hâli, en dürüst tepkimdi.
Bir daha gider miyim? Giderim. Hatta bu sefer ben birini sürükleyeceğim, tıpkı arkadaşımın beni sürüklediği gibi. Çünkü anladım ki bazı kapılar, sen kendin açmayı beklersen hiç açılmıyor; birinin seni hafifçe içeri itmesi gerekiyor. Bana itildi, ben de iyi ki direnmeyi bırakmışım.
Eğer sen de benim gibi "ben anlamam o işlerden" diyenlerdensen: anlamana gerçekten gerek yok. Sadece bir akşam, en düzgün gömleğini giy, git ve otur. Belki ilk on dakika hiçbir şey hissetmezsin. Sabret. O ses bir yerden seni yakalıyor, söz veriyorum.