Tek Başıma Operaya Gittiğim O Akşam: AKM'de Tosca ve Beklemediğim Gözyaşı

Bileti aslında kız kardeşim için almıştım. Doğum günü 9 Mayıs'a denk geliyordu ve o sıralarda bana sürekli "ben hiç düzgün bir tiyatroya gitmedim ki" diye yakınıyordu. AKM'nin sitesinde bir akşam vakti, kahvem soğurken, Tosca biletlerine baktım. İki bilet aldım. Kız kardeşim son anda işten çıkamadı, ben de tek başıma gittim. İyi ki gitmişim diyeceğim ama o kadar düz değil; karışık bir akşamdı.

14 Mayıs Perşembe akşamıydı. Taksim'e metroyla çıktım, Atatürk Kültür Merkezi'nin o kırmızı cephesi karşımda dikiliyordu. İçeri girince ilk şaşırdığım şey kıyafetler oldu. Ben üstüme bir ceket atmıştım, kravat falan yok; yanımda smokin giymiş bir amca da vardı, kot pantolonla gelmiş üniversiteli bir kız da. Kimse kimseye bakmıyordu. Bu beni rahatlattı çünkü yolda gelirken "acaba fazla mı sade giyindim" diye düşünmüştüm.

Vestiyer kuyruğunda öğrendiğim şey

Vestiyere paltomu bırakırken önümdeki yaşlı çift kendi aralarında konuşuyordu. Kadın eşine dönüp:

"Üçüncü perdeyi bekle sen, asıl orada ağlayacaksın. Ben 80'lerde bunu Şan Sineması'nda izledim, hâlâ aklımda."

Adam güldü, "Her seferinde aynı şeyi söylüyorsun" dedi. Ben araya girmedim ama kulağıma küpe oldu. Tosca'yı hiç bilmiyordum, sadece "ünlü bir opera" olduğunu duymuştum. Demek üçüncü perdede bir şey vardı.

Programı 50 lira civarına aldım, fiyatını tam hatırlamıyorum ama "bu kadar mı" demiştim. İçinde konunun özeti vardı. Holde, ışıklar yanıp sönmeden önce o özeti hızlıca okudum. Roma, bir ressam, sevdiği kadın, zalim bir polis şefi. Bu kadarını anladım. Gerisini sahnede çözmeye karar verdim.

Bu arada bir hata yaptım, söyleyeyim de aynısını yapmayın. Holde bir bardak şarap aldım, ki bekleme süresinde keyifli olur diye. Ama içtikten on dakika sonra ilk perde başladı ve loş salonda, sıcak havada gözlerim ağırlaşmaya başladı. İlk yirmi dakika uykuyla mücadele ettim. Sonradan öğrendim ki tecrübeli izleyiciler arada, yani perde aralarında bir şey içiyormuş, gösteri öncesi değil. Mantıklıymış. Ben yanlış sırada yapmışım.

Salona girince

Yerim balkonun ön sırasındaydı, sahneye göre biraz sağda. Koltuğa oturunca aşağıdaki orkestra çukurunu gördüm; müzisyenler enstrümanlarını akort ediyordu, o dağınık ve kakofonik ses aslında bana hep huzur verir. Bir keman bir notayı tutturmaya çalışıyor, bir obua araya giriyor. Sonra şef geldi, salon sustu, ve o sessizliğin kendisi bir şeydi. İki bin kişi aynı anda nefesini tutuyor gibiydi.

İlk perdede dürüst olmak gerekirse biraz zorlandım. Üstte İtalyanca, yanda Türkçe altyazı akıyordu ve gözüm sürekli ikisi arasında gidip geliyordu. Sahneye mi bakacağım, çeviriye mi? Bir ara altyazıyı takip etmeyi bıraktım. O zaman ilginç bir şey oldu: kelimeleri anlamayınca sesin kendisini duymaya başladım. Soprano bir cümleyi söylerken sesinin nasıl titrediğini, nerede yumuşayıp nerede sertleştiğini fark ettim. İtalyanca bilmiyordum ama kadının kıskandığını sesinden anladım. Bu beni biraz şaşırttı.

O sahne

Vestiyerdeki kadın haklıymış. Üçüncü perdede, idama götürülen ressamın söylediği bir bölüm var; sonradan adının "E lucevan le stelle" olduğunu öğrendim, yani kabaca "yıldızlar parlıyordu" gibi bir şey. Adam ölmeden önce sevdiği kadınla geçirdiği bir geceyi anlatıyor. Sahnede neredeyse hiçbir şey yok; loş bir ışık, bir adam, bir klarnet ezgisi.

Ben opera dinlemeyi bilen biri değilim. Teknik olarak ne yaptığını da çözemem. Ama o an boğazıma bir şey düğümlendi. Adamın sesi en tepeye çıkıp sonra kırılır gibi alçaldığında, balkonda iki sıra önümde oturan bir adamın elini gözüne götürdüğünü gördüm. Ben de gözlüğümü çıkarıp camını sildim, oysa buğulanan gözlük değildi. Bunu kimseye söylemedim o akşam ama burada yazabilirim sanırım.

İşin tuhafı, ağlatan şey hikâye değildi; çünkü hikâyenin detaylarını tam takip edememiştim. Ağlatan ses ile sahnenin boşluğuydu. Bir tek adam, koca bir salonun karşısında, ölmeden önce hayatının en güzel anını hatırlıyor. Söylenenin anlamından çok, söyleyiş biçimi vuruyor insanı.

Bir de şu var: o ana kadar salonda öksüren, koltuğunda kıpırdayan, programını hışırdatan birileri hep oluyordu. O bölüm başladığında salon öyle bir sustu ki, kendi yutkunma sesimi duydum. İki bin kişi aynı anda hareket etmeyi bıraktı. Bu sessizliğin kendisi, sahnedeki sesi daha da büyüttü. Sanırım operanın asıl numarası bu: ses kadar, sesin etrafındaki boşluk da çalışıyor.

Çıkışta

Final çok hızlı bitti, hatta ben "bu kadar mı" dedim içimden. Alkış uzun sürdü, sanatçılar üç dört kez selama çıktı. Yanımdaki kot pantolonlu üniversiteli kız ayağa kalkıp avazı çıktığı kadar "bravo" diye bağırıyordu. Ben o kadar cesur olamadım, oturduğum yerden avuçlarım acıyana kadar alkışladım.

Dışarı çıktığımda Taksim'in her zamanki gürültüsü vardı; otobüsler, simitçiler, kalabalık. İçerideki o iki saatle dışarıdaki dünya arasındaki fark beni biraz sersemletti. Eve dönerken metroda telefonuma "E lucevan le stelle" yazıp dinledim, kulaklıkla. Salonda duyduğumun yanına bile yaklaşmıyordu. Sonra anladım ki mesele kayıt değil, o akşam o salonda olmaktı.

Bir daha gidecek olana iki çift laf

İlk defa gidiyorsan, altyazıya fazla yapışma derim. Konuyu önceden iki paragraf oku, salonda kendini sesle hikâyenin arasında bir yere bırak. Yanlış anlarsan da önemli değil; zaten kimse sınava sokmuyor seni. Bir de ucuz koltuktan korkma. Ben balkondaydım, sahneye uzaktım ama ses balkonda bir başka geliyor, üstüne çöküyor sanki.

Kız kardeşim o akşam gelemedi ama bir dahaki sefere ikimiz birden gideceğiz. Ona şunu söyleyeceğim: anlamasan da olur, sadece git ve dinle. Bazı şeyler anlamak için değil, hissetmek için yapılıyor. O akşam bunu öğrendim.